Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

İslam teröre/terakkiye mani midir?

21.01.2015

PROF. DR. MAZHAR BAĞLI - YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ

Son zamanlarda İslam coğrafyasında yaşanan bazı şiddet ve yönetim sorunları ile dünyanın pek çok yerinde Müslüman kimlikli kişilerin yaptıkları pek çok eylem ya da sergiledikleri duruş İslam ile ilişkilendirilen birkaç kadim tarihsel konunun yeniden gündeme gelmesine ve tartışılmasına neden olmaktadır.

Bunların ilki din ile şiddet ve özelde ise İslam ile savaş, kan dökme ve öldürme arasında kurulan ilişkidir. Ki bu konunun arka planında da açık bir şekilde işaret edilmese de bizzat Kuran ayetleri olduğu söylenmekte veya ima edilmektedir. Kur’an-ı Mübin'de Müslümanlara vaaz edilmiş olan “Cihat” emri, münhasıran kan dökücü bir “ritüel” olarak görülmekte ve gösterilmektedir.
İkincisi de İslam dünyasındaki ülkelerin sahip oldukları yönetimsel sorunlar ile birlikte giderek derinleşen sosyolojik ve ekonomik açmazlardır. “İslam terakkiye mani bir dindir” klişesi belki dile getirilmiyor ama bütün ilişkiler bu eksende kurulmaktadır. İslam ile demokrasinin bir türlü barıştırılamadığı yargısı üzerinden yürüyen bir ilişki var.
Müslüman hayata nasıl bakar?
Esasında bu iki iddia, İslam inancının özde şiddet içerdiği ve demokrasi ile bağdaşmadığı söylemleri, daha önceleri de dile getirilmekteydi ancak günümüzde son derece pervasızca ve profesyonelce ifade edilmekte ve özellikle de muhatabın aşağılanması için de özel bir özen gösterilmektedir. Bundan dolayı da inananların önemli bir kısmı son derece zor bir durumda kalmakta, kendi inanç aidiyetlerini bile ifade etmekten çekinmektedirler. Herhangi bir Müslümanın işlediği bir günah, kategorik olarak bütün Müslümanlara mal edilmektedir. Müslümanlar da hep bir ağızdan kendilerini, kendi inançlarından uzaklaştırdıklarını deklere etmek zorunda kalmaktadırlar.
Aslında bu iki konu da doğrudan bilgi kuramı ve varlık felsefesi ile ilişkilidir. Bu konulara dair düşünceleri ve yaklaşımları belirleyen bilgi ve varlık felsefesinin çerçevesidir. Bundan dolayı da bu iki konuya dair “temel yaklaşımlarımızı” netleştirmeden bunlara tatmin edici cevaplar bulmak da mümkün değildir.
Anılan soruların cevabına geçmeden şunun altını bir kez daha çizmekte fayda vardır. Bu dünyaya ilişkin temel tutumlarımızı ve değerlerimizi belirleyen en önemli konulardan birisi de varlığı hem özsel olarak hem de tarihsel olarak nerede ve nasıl konumlandırdığımızdır. Zira bize asıl yön veren ona yüklediğimiz anlamlardır, değerlerdir. Bir diğer husus da şudur, bu konuya kafa yormak, galip gelme ya da başarma arzusu ile şekillenmemelidir. Eğer galip gelme ve başarma esas hedef olarak belirlenirse nasıl bir yola girileceğine dair kararı ilkeler değil, hedefin kendisi belirlemiş olur. Ve nihayet her bir Müslüman hayata nasıl baktığını inancının gereği olarak deklere etmek durumundadır. Ki bu konulara olan yaklaşımımızın da ortak paydasında bu inancın temel ilkelerine olan bağlılık/iman gelmektedir. Bizler, akidevi bir epistemoloji benimsemek durumundayız. Epistemolojik bir akait değil.
Fizikle metafiziği açıklamak!
Bahsi geçen bu iki soruna ilk etapta birlikte verilmesi gereken son derece açık ve basit bir cevap vardır: bir Müslüman için zamanın ruhu veya günün şartları değil, ilahi buyruklar belirleyicidir. İkincisi de herhangi bir açmazla karşılaşıldığında başka kültürlerden, inançlardan ve dinlerden referans alarak bir çıkış aramanın yolu ebediyete kadar açıktır. Ancak, başkasının penceresinden kendi dünyamızı görmemiz mümkün değildir. Bir başka ifade ile batılı bilgi kuramı ve varlık felsefesi çerçevesinden dünyaya bakarak bu iki soruya batılıları tatmin edecek bir cevap bulmak mümkün değildir. Zira batılı bilgi kuramından bakarak İslam’ı anlamak mümkün değil ama İslami hikmet zaviyesinden bakarak batıyı anlamak mümkündür. Bunun içindir ki her zaman Müslümanlara düşen bir görev vardır.
Modern dünyanın söylediği gibi fiziğin temel kurallarından hareketle metafiziği “açıklamak” mümkün olmadığına göre batı epistemolojisi ile İslam’ı “anlamak” ve anlatmak mümkün değildir.
Yukarda zikredilen konulara gelince, İslam ile şiddet arasındaki ilişki Cihad üzerinden kurulmaktadır. Bu ilişkiyi kuranlar tam da yukarda belirtildiği gibi modern bilginin çizdiği çerçeveden bakarak bir “tefsir” yapmaktadırlar. Bu var olan bir konuyu anlamak ya da anlaşılmasına çalışmak değil, batının, evrensel insani değerlerinden bağımsız olarak var olan ve esasında ciddi açmazlar içeren kültürel değerlerine eklemlenmek istemeyen Müslümanların bu emirden utanmaları için yapılan bir operasyondur. Bu emrin özü “kötülük” ile savaş etmek iken konu, bütün kötülüklerin anası olan kan dökücülük ile irtibatlı bir hale getirilmektedir. Kötülüğe karşı durulmasına giden yolda bir engel olarak görülen bu emir “Cihadist” gibi ifadeler ile aşağılanmakta ve Müslümanların hem kendilerinden hem de sahip oldukları bu prensiplerinden utanması sağlanmayı çalışılmaktadır.
İslam dünyasındaki sosyolojik sorunlar
Diğer konuya gelince… Müslüman toplumlar, toplumsal sorunlarını çözemiyorlar, kendi iç meselelerini çözebilecek bir vizyona sahip olamıyorlar zira din (İslam) onları bundan bin dört yüz yıl öncesine ait ilkelerle dünyaya bakmaya ve bağlanmaya mahkum etmiştir. Bu “bağnazlık” tüm İslam coğrafyasındaki demokrasi, insan hakları ve özgürlükler alanındaki sorunların asıl kaynağıdır denilmektedir.
Evvela şunu belirtelim, bu iddiayı dile getirenlerin tamamının dayandıkları ilkeler en az iki bin yıl öncesine ait olanlardır. Yani İslam’ın da hayli gerisinde kalan düşüncelere, değerlere ve inançlara gönderme yaparak bunu söylüyorlar.
İslam dünyasındaki sosyolojik sorunlar multi-faktöriyeldirler. Tek bir nedenle açıklamak hem işin tabiatına aykırı hem de gerçekçi olmaz. Ama özellikle şu konuyu dikkatlere arz etmek istiyorum, şu an sorunlarla dolu olan bu coğrafya tüm orta çağ boyunca batının müdahil olmadığı/olamadığı bir tarih diliminde son derece medeni bir dünya idi. Bu sosyoloji özellikle birinci dünya savaşı ve daha sonra da Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesiyle tamamen bozuldu. Bir suçlu aranacaksa eğer ilk önce en yakın bozguncudan işe başlamak gerekir.
Bugünün sosyolojisini referans alarak Kur'an’da buyurulmuş olan emirlerin zamanın ruhuna uymadığı ve bunları revize etmek gerektiğini iddia edenlerin esas referansları batı sosyolojisi ile Yunan felsefesinden beslenen “değer” içermeyen önermelerin sonucu şekillenen bilgi kuramıdır ki, batı düşüncesinin bizzat kendisi bugün son derece sarsıcı bir şekilde bu alanı kritik etmektedir. İş değer üretmeyen bir alana doğru hızla gitmekte, bu değersizlik durumu kutsanmak istenmektedir. Her kutsalını ayaklar altına alan batı, Müslümanların da kutsalını aşağılamasını istiyor. Bunu da sosyolojinin içinde bulunduğu olumsuz durumu referans göstererek istediğine göre bu durumun oluşmasında ya bir dahli vardır ya da bu duruma sevinmektedir.
Batılı jargon
Sonuç olarak, elbette İslam kendi içinde mükemmel bir dindir. Ancak ona inanan herkesin kafasında sorular var ve olacaktır da. O halde İslam ile Müslümanlar arasında zorunlu bir illiyet rabıtası kurmamak lazım. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılılar karşısında yenilen İslam dünyası o gün içine girmiş olduğu kompleksten batılı bir jargon kullanarak kurtulmak istedi. İslam terakkiye mani değildir deyip batılıların katında İslam’a meşru bir alan oluşturmak istediler. O günlerin koşullarında bunu anlamak belki mümkündü ama bugün artık bu refleksle hareket edilemez.
Eğer bir Müslüman olarak dünyaya birkaç pencereden bakacak bir vizyon sahibi olamazsak, temel önermeleri bize ait olmayan bu dünyada birileri tarafından hep horlanacağız. Bu konuda özgüvenimizi sağlamamıza giden yol, kendi inancımızla tam bir barışık olma halinden geçmektedir. Korkusuz ve utanmadan. Eğip bükmeden tüm emirlere önce iman etmeliyiz.