Ana Sayfa Özgeçmiş Kitapları Yazıları Röportajları Haber Fotoğraf Albümü Video Galeri İletişim

Toplumu ifsat etmeden asla...

29.12.2016

Haziran 2011 seçimlerinden sonra AK Parti, özellikle yerel yönetimlerde gerçekleştirdiği hizmetlerin karşılığı olarak sadece seçim kazanan ve bazı bürokratik atamaları yapan bir parti olmanın ötesine geçen bir anlam ve işlev kazanmaya başladı.

Bu başarı onu ülkedeki siyasi mekanizmanın temel aktörlerinden birisi haline getirdi. Elbette bunu sağlayan güçlü bir siyasi birikim de vardı. Milli Görüş geleneğinin yerli-milli söylemi Anadolu insanında büyük bir karşılık buldu. Bu durum doğal olarak “yeni bir kavganın” veya mücadelenin başlaması anlamına geliyordu. Mamafih siyasetin en klasik tanımı da “toplumdaki güç dengeleri arasında var olan mücadeleyi sevk ve idare etmek” şeklindedir ve esasında ülkede yeni bir mücadele sahasının belirdiği de açık bir şekilde görülmeye başlandı.

Fakat daha önce değişik enstrümanlarla mücadele edip siyaseti bir maske olarak kullanmış olanlar artık kendilerini faaş etmekten çekinmeden kavgaya giriştiler. Hatırlanacaktır, AK Partiyi denklemin dışına itmek için pek çok girişimde bulunulmuş ve fakat bir türlü amaçlarına ulaşamamış, onu negatif meşruiyet alanına mahkum edememişlerdi. Bir başka ifade ile AK Parti, meşru siyasi sistemin dışına itilemedi.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN VE MİLLET İRADESİNİN ROLÜ

Bu yeni siyasi hareketin özellikle toplum ile devlet, devlet ile siyaset ve dünya ile eşzamanlı bir değişim dinamiği yakalayarak milletin iradesini politik bir projeye dönüştürmüş olması bahsi geçen eski elitlerin işini giderek zorlaştırmaktaydı.

Burada bahse konu ettiğim sadece iç aktörler değil. Elbette asıl dinamik olan mekanizma bana göre içerde olandır. Ancak içerideki oluşumların mobil birer aktör haline gelmesi, iç siyasi yapı ve kültürle organik bir bağ sahibi olmadıkları için mutlaka bir dış desteğe yaslanmak durumunda kalmıştır hep.

Dış aktörlerin de içinde olduğu mevcut dengenin değiştirilmesi kolay olmadı. Ancak burada sayın cumhurbaşkanının şahsi karizma ve becerisi çok önemli bir imkan olarak tezahür etti. Türkiye, bürokratik-vesayetçi, jakoben ve ulusalcı yapıyı cumhurbaşkanın inşa ettiği, ete kemiğe büründürdüğü “milli irade” ile tasfiye etmeye başladı. Bu durum doğal olarak mücadelenin zeminini genişletti, işi zorlaştırdı.

Zaten dikkat edilirse “yeni Türkiye rüyasına” karşı çıkanlar, cumhurbaşkanına karşı duyulan özel bir kin ve nefret ortak paydasında buluştular. Buna halkı da katarak işi sürdürmeye devam ettiler.

Önce cumhurbaşkanına yönelik itibar suikastı düzenlediler. Yapmaları gerektiğinden fazlasını başardılar. Sonra topluma yöneldiler. O zaman şunu fark ettiler, devlet ile milletin arasını açmadan ve milletin birliğini bozmadan herhangi bir başarı şansları yoktu. Yeni filizlenen bu siyasi yapının dayandığı temel toplumsal alt yapıyı bozguna uğratmadan var olmaları mümkün değildi.

TOPLUMUN SOSYOLOJİSİNİ HEDEF ALAN TERÖR

Son derece dirençli olan bu yeni mekanizmayı topyekun bir toplumsal kalkışma ile yıkmak için Gezi kalkışması organize edildi. Başarılı olamadılar ama, toplumu devletten daha kolay ve daha fazla tahrip edebileceklerini fark ettiler.

Ondan sonra devreye PKK ve FETÖ girdi. Bu iki terör örgütü sosyolojiye yönelmeye başladılar. Yeni mücadele enstrümanı olarak terör örgütlerinin son derece kullanışlı bir yapıya sahip oldukları bir kez daha keşfedildi.

Terör, bu ülkede iç siyaseti dizayn etmenin en klasik ve geleneksel yoludur. Her ne kadar bugünlerde büyük bir bilgi eksikliği üzerine oturan bir tartışma ile gündeme gelmiş olsa da rahmetli Şeyh Said isyanından bu yana etnik ayrımcılık referanslı terör önemli bir manivela görevi görmüştü ülke yönetiminde. İşin ilginç olan tarafı ise şudur, daha önce ülke yönetiminde demokrasiyi paranteze almak isteyen ulusalcıların bahanesi olan PKK terörü şimdi bizzat kendisi ülkedeki demokrasinin katili olmuştur.

O halde esas hedefin devlet, toplum, hükümet ve bürokrasinin bir bütünlük sağlamasına giden yolun kapatılması olduğu söylenebilir. Zira şimdiye kadar kanlı bıçaklı olan tüm terör aktörleri tam bir bütünleşme sağlanmak üzereyken ülkenin varlığına karşı büyük bir ittifak kurdular.

PKK ile FETÖ, CHP ile PKK, Sosyalist PYD ile Kapitalist ABD, Hümanist AB ile Kanlı katil TAK bir ve beraberler bugünlerde.

Bizim Şanlıurfa'da halk arasında hoşuma giden bir deyim var, “kırk dere nihayetinde bir ırmak yatağında birleşir”. Aynen durum böyle oldu. Hepsi karşılarında var olan toplumsal bütünleşmeyi dağıtmak için bir yatakta, ortak bir paydada birleştiler.

Kırk yıla yakın bir süredir ülkemizde kanlı bir terör örgütü var. Bu örgütün sosyolojiyi tahrip etmekten başka elde ettiği hiçbir şey yoktur. Ne ülkenin bölünmesi ile ilgili ayrılıkçı bir fikrin tohumlarını yerleştirebildi ne de güvenlik güçlerimizin mücadele azmini ve kararlılığını zaafa uğratabildi.

BÜYÜK TEHDİT: TOPLUMSAL TAHRİBAT

Ancak son zamanlarda karşılaştığımız kimi hadiseler, örgütün yapamadığını bizim kendi elimizle yapmaya çalışmamız anlamına geliyor.

Bölgeden biri ve aynı zamanda toplumbilimci bir akademisyen olarak, bir kez daha altını çizerek söylüyorum, PKK ve bileşenlerinin bu ülkede kendi ideolojilerine uygun siyasi bir mekanizma kurmaları teknik olarak mümkün değildir. Hem sahip oldukları ideoloji, hem aktörleri hem de dilleri ve projeleri ile bu coğrafyada bir karşılık bulmaları mümkün değildir. Ancak toplumsal alanda meydana getirebilecekleri tahribatı kendi hanelerine kar olarak kaydedebilirler. Bu alanda meydana getirebilecekleri tahribattan sonra ancak o zaman amaçlarına ulaşabilirler.

Ez cümle PKK, alçakça yapacağı terör eylemleri ile yüreğimizi dağlayacak acılar yaşatabilir, ciğerimizi dağlayacak hasretlere bizi gark edebilir ve içimize kor ateşler düşürebilir ama birliğimizi bozamayacaktır ancak biz kendimiz bunu yapabiliriz. Korkum o ki örgütün yapamadığını bizim kendi kendimize yapmamızdır.

Bırakın bu kanlı katillerin ve işbirlikçilerinin cezasını devlet versin.

Kimse kimseye hesap sorma makamında kendisini görmesin.

Aksi halde devletin meşruiyeti yok olur. Terör örgütü ile eşitlenmiş olur. Ve o zaman da kanlı eylemlere meşruiyet kazandıracak bir yol açtıklarını iddia edecekler.

Son zamanlarda özellikle sivil siyasete yönelik yıkıcı faaliyetlerin asıl gayesinin de bu olduğunu söyleyebiliriz. “Siyasi çalışma imkanı bulunamıyor” imajının üzerine fiili bir terör sarmalı oturtma gayretindeler.

Sonuç olarak; AK Partiyi denklemin dışına itme çabasının en kritik hedefi toplumsal birlikteliği zedelemektir. Bunu da, doğrudan karşı karşıya gelinenlerle değil, yanında yürüyormuş gibi yapanlarla yapmak gibi yeni bir strateji benimsedikleri görülmektedir.

Gezi kalkışması, AK Parti'nin esasında bir aldatmaca olan demokrasinin sahici bir yönetim tekniği olmaya zorlaması sonucu meydana geldi. Hatırlanırsa sayın Cumhurbaşkanı da bundan dolayı o günlerde ısrarla “sandık”a işaret etmekteydi.

Seçimleri kim kazanırsa kazansın hep iktidarda olanlar artık seçimle iktidarın değişmeye başladığını fark ettikleri anda oyunu bozdular.

Ama yine de kimse sandığı bekleme niyetinde değildi. Ayaklanma oldu ve bu kalkışmayı esasında millet bastırdı. Bu kalkışmada fiziki şiddete maruz kalan birisi olarak hayatımda ülkenin geleceği ile ilgili en çok tedirgin olduğum bir eşiği atlattık.

Sonra işler değişti. İşin içine pek çok başka aktör dahil oldu. Tüm hedef sosyolojiyi tahrip etmek.

MİLLET OLMA ŞUURU KORUNMALI

Zira terör örgütleri toplumu ifsat etmeden asla amaçlarına ulaşamayacaklarını çok yakından gördüler. Güvenlik güçleri devleti, tek tek bireyleri ve mekanları koruyabilirler. İnsanların zihnini (inancını) koruyamazlar. Ve bizim ülkeyi koruyan esas faktör ise millet olma şuurudur. Bu bilinç adeta koruyucu bir zırh gibidir. Bu zırhı delmeye matuf yapılan terör eylemleri karşısında dikkatli ve hassas davranmalıyız. Kürtçe konuşan, ya da etnik kökeninden dolayı herkesi kanlı terör örgütü ile organik bir bağ içinde görmek en çok örgütün işine yarar ve istediği de budur zaten.

Kayseri'de ki patlamadan sonra insanların sokakta, kamuya açık alanlarda kendi ana dillerini, Kürtçeyi konuşmaktan tedirgin olmalarını izah edecek hiçbir mantık yoktur. Tamamen ötekileştirmeye matuf ve dışlamaya neden olacak bir tutumdur.

Bir kez daha vurgulamakta fayda var, bizim ülkenin koruyucu zırhı “millet olma şuuru” ve toplumsal birlikteliğimizdir. Bu zırh delinmeden çetelerin bize zarar verme imkanları yoktur. Bu koruyucu zırhı zedeleyecek hareketlerden kaçınmak terörle mücadele etmenin en etkin yollarından birisidir.

Kaynak: Yenişafak(http://www.yenisafak.com/hayat/toplumu-ifsat-etmeden-asla-2588166)